Dijital Kültür Oluşumunda Algı Yönetimi Etkisi ve Algı Yönetimine Karşı Koyma

Ong, Sözlü ve yazılı kültür adlı eserinde, yazı ve matbaa kavramlarının varlığını bile bilmeyen, iletişimin yalnız konuşma dilinden oluştuğu kültürleri, “birincil sözlü kültür” olarak nitelemişti. Telefon, radyo, televizyon ve diğer elektronik araçların “sözlü” nitelikleri ile haşır neşir olan kültürleri ise, “ikincil sözlü kültür” olarak tanımlamıştı. [1] Özellikle matbaa sonrasında, yazı, esasında kendisi de bir teknoloji olarak, kültürün gerek oluşturulduğu gerekse aktarıldığı bir ortam olmuş, yazılı kültürü oluşturmuştu. Sözlü kültürdeki aktarım da yazılı kültürle desteklenmişti.

Günümüzde ise özellikle internetin yaygınlaşması ile beraber hızlı ilerleme gösteren dijital kültür oluşumu devam etmektedir. İnternetin doğuşu dijital kültür için bir milat kabul edilmektedir. İnternetten önce doğup da bugün internet kullananlar için “dijital göçmen” tanımı kullanılırken, sonrasında doğanlar için ise “dijital yerliler” tanımı kullanılmaktadır. Bunlara “internete doğanlar” da diyebiliriz. Şu anda da görüyoruz ki, internet sonrası dönem ilerledikçe bir ırki kısıt olmadığından göçmenler de yerlileşmektedir.

Dijital kültürün bundan öncekilerden ayrışan bir yönü de kültürler arası etkileşimin hiç olmadığı kadar yüksek olmasıdır. Bu çağda bir kültürün diğerine aktarılması her an gerçekleşmektedir. [2] Dolayısıyla kültürel dönüşüm de, zamansal olarak internet hızında, coğrafi olarak ise ancak diller ve çevirilerle sınırlanabilen geniş bir coğrafyada cereyan etmektedir. Dünyada kullanılan dillerden özellikle İngilizce’nin yaygınlığının etkisi ile kültürel dönüşümün coğrafi sınırı belirsizleşmektedir.

Castells’in “Ağ Toplumu” kavramını da bu noktada hatırlamakta fayda vardır. Geçmiş dönemlerin endüstri toplumu, bilgi toplumu gibi kavramları yüksek etkileşimle beraber “ağ toplumu”na dönmektedir. Ağlar, toplumun sosyal morfolojisini etkiler hatta oluştururken, kültürün oluşma süreçlerini de değiştirmektedir. [3]

Dijital kültürde, kültürün yönlendirilmesi de bu anlamda hiç olmadığı kadar kolay olabilmektedir. Algı operasyonları ile alternatif kültürler oluşturulabilmekte, hatta sözlü kültürden gelen, yazılı ve sonra da dijital hale geçmiş kültür birikimleri dahi dönüştürülebilmektedir. Dijital ortamda, farklı dil konuşan kültür bölgelerinde aynı konuda zıt bilgilerin olduğu durumlar da çoğalmaktadır. Örneğin; Türkler açısından Batıya akın dünyaya düzen vermek adına bir cihan hâkimiyeti mefkûresi adımı iken, batılılar için Türkler, bütün doğulu halklar için de kullanılan bir genellemenin de etkisiyle, barbar olarak nitelendirilebilmektedir. Sözlü kültür dönemlerinin makro diyebileceğimiz bu örnek zıtlığı, dijital kültür içerisinde daha sınırlı ve küçük olaylar için dahi olabilmektedir. Yine örnek vermek gerekirse, Türkiye açısından DEAŞ, karşı çıkılıp yok edilmeye çalışılan bir terör örgütü iken, dijital medyaların farklı dil ve coğrafi bölgelerinde ise bu örgüt ismen İŞİD’e dönüşmekte, Türkiye ise bu terör örgütünü destekliyor olarak lanse edilebilmektedir.

Zıtlık, sadece farklı dil ve coğrafi bölgelerde değil, Türkiye içinde Türkçe konuşan insanlar arasında da olabilmektedir. Bir kısım, siyasi nefret temeliyle kendi devletlerini teröre destek veren devlet olarak pazarlayabilmektedir. Binlerce yıllık sözlü kültürde Kürşad’ın ne 39 ne 41, tam 40 çeriyle Çin sarayını bastığını bilebilirken, birkaç on yıllık dijital kültürde dünyanın tamamı düşünüldüğünde böyle bir kesinlik oluşturulamamaktadır.

İşte bu amorfluk ve amorfluğa zemin hazırlayan dijital kültür ortamlarından sosyal medya mecraları algı operasyonları için sıkça kullanılmaktadır.

Chomsky, demokrasinin propagandayı geçmişin totaliter rejimlerinin sopasına benzer şekilde kullandığından bahseder. [4] Bu anlamda bugünün demokrasi simgesi ülkelerin gizli totaliterliklerinin sopası propagandadır. Algı yönetimi de, dış izleyicilerin duygularını, güdülerini ve amaçlarını etkilemek amacıyla seçilmiş bilgileri yayma faaliyeti olarak tanımlanmaktadır. [5] Algı yönetimi, ABD menşeli bir kavram olarak, Amerikan siyasi kararlarının ülkede ve tüm dünyada benimsenmesi amacıyla kullanılan bir yöntem olarak ortaya çıkmıştır. [6]

-0-

Yakın zamanlı bir olay olarak, İngilizce sosyal medya içeriklerinde, Barış Pınarı harekâtında Türkiye’nin işgalci (invader) olduğu, bu harekâtın Kürtlerin tamamını hedef aldığı, sivil kayıplara dikkat edilmediği, çocukların fosfor bombaları ile Türk ordusu tarafından öldürüldüğü sunulmaktadır. PKK sanki AB ve ABD tarafından resmi olarak tanınan bir terör örgütü değilmişçesine, bu örgütün yöneticilerinden Ferhat Abdi Şahin, bu sefer “Mazlum” Kobani olarak isimlendirilebilmektedir. Sosyal mecralarda bu teröristler anında muteberleştirilmekte, Twitter ve benzeri sosyal medyalarda bir günde onaylı hesap haline gelebilmektedir. Terörü öven, yalan haber kullanmaktan çekinmeyen, İngilizce ve Türkçe yayın yapan hesaplara karşı yapılan şikâyetler sonuçsuz kalmaktadır. Sosyal medyada bu hesaplara karşı yapılan Türkiye’yi kollayıcı yorumlar da, organize oldukları her hallerinden belli olan Kürt görünümlü hesaplar tarafından ağır küfürlerle karşılaşmaktadır.

Tersi yönden örnekler de mevcuttur. Türk milletinin haklarını savunan, siyasi ve tarihi gerçekleri video içeriklerle hatırlatan BozkurtCaps, Barış Pınarı harekâtından İngilizce haberler sunan ve yalan haberleri ifşa eden TRT World, harekatı destekleyen siyasi partilerin hesaplarından bazıları, ya sınırlandırılmakta ya da tamamen kapatılmaktadır. Birer “dijital sermaye” olan bu hesaplara tabiri caizse sosyal medya mecraları tarafından çökülmektedir.

Sosyal medya şirketlerinin bağlı bulundukları ülkelerin istihbarat servisleri ya da dış işleri ile işbirliği halinde bu algı operasyonunda yer aldığını düşünmek işten bile değildir. Üstelik bu davranışın bu şirketler açısından kendi tabi oldukları ülkelerinde bir vatandaşlık ya da biraz daha hafif bir tabirle vatanseverlik görevi olduğu, bu anlamda kendi içlerinde tutarlı oldukları da yorumlanabilir.

-0-

Elektronik iletişimin artması ile ortaya atılan “Global Köy” tanımlanırken McLuhan pozitif anlamda karşılıklı dayanışmanın dünyayı global köy olarak yeniden yarattığından bahsetmekteydi. Görülen o ki, bu köyde de ciddi kavgalar hüküm sürmektedir. Gerçek ile algı, gerçek ile algılanan gerçek ve algı ile de algılanan gerçek arasındaki çatışma da bu kavganın odunudur.

Sonuç olarak görülmektedir ki; Türkiye Cumhuriyet Devleti’nin ve biz Türklerin itibarlarının zedelenmesi amacıyla yapılan, politik kararların, askeri operasyonların, askeri operasyon uygulamalarının sorgulandığı algı operasyonlarının aslında birer propaganda, psikolojik savaş, kamu diplomasisi ve bilgi savaşı aracı olarak kullanılabildiğini söylemek mümkündür.

Bunlara bugün mukabele edilmemesi de gelecekte daha büyük dert olacak aleyhte dijital kültür oluşumunu getirecektir. Yüz yıldır başımızdan uzaklaşmayan sözde Ermeni soykırımı iddiaları hatırlanmalıdır.

Peki, bu noktada “yerli ve milli sosyal medyalar çözüm müdür?” dersek, cevap hayır olmalıdır. Yerli sosyal medya yeterli olgunluğa gelmiş olsa bile, kısa-orta vadede ancak yerel dijital kültür oluşumunda bir etki oluşturacaktır. Hâlbuki bugün milyarlara hitap eden sosyal mecralar vardır. Bu mecraları yok saymak, külliyen engellemek gibi çözümler bu mecraların kazançlarını biraz azaltır, canlarını biraz yakar, ancak buralardaki tüm aleyhte algı operasyonları devam eder. Sınırlarımızın ve dilimizin ötesinde, Türkiye Cumhuriyeti ve Türkler ile ilgili bir alternatif tarih yazılır ve bu dijital kültüre kazınır. Hatta buna sınırlarımız içinde de inananlar ve etki oluşturabilir. Algı operasyonları ile yapılan dijital kültür manipülasyonuna karşı olarak yapılacak 3 ana eylem vardır.

– İlki koordine edilmiş sosyal medya kamu diplomasisi, propaganda/anti-propaganda çalışmalarıdır. Kamu diplomasisinden sorumlu kurumlar her algı operasyonunun altını boşa düşürecek verileri sağlar, bunları devlet ciddiyetine yakışan şekilde oluşturur ve yayar. Gönüllü ama organize olmuş sivil toplum örgütlenmeleri, Türkçe ve İngilizce kullanabilen, dijital göçmen ve dijital yerli vatandaşlarımızın kullanacağı içerikleri hazır edebilir ve ilk paylaşımları yapabilir. Bu takımların yedekli ve güçlü hesaplara sahip olması önemlidir. Bu noktada gayri nizami usullerle karşılık verme gerekir.

– Diğer eylem alanı ise birer şirket olan bu mecraların Türkiye Cumhuriyeti’ne hukuki muhataplıklarının güçlendirilmesi, savcılık ve mahkemelerin sorularına net ve hızlı cevap vermelerinin sağlanmasıdır. Bu amaçla, erişimin engellenmesi yöntemleri ve Türkiye’de oldukça yüksek miktarlarda para kazanıp bu milyonlarca doları yurtdışına gönderen yabancı dijital şirketlere uygulanacak vergi/ceza yöntemleri ile sosyal medya mecralarının hem gözlenmesi ve hem de suça karşı işbirliğine sevk edilmeleri sağlanabilecektir.

– Bir diğer eylem ise yerli sosyal mecraların oluşturulması ve yaygınlaştırılması olacaktır. Bu mecralar özellikle yerli algı operasyonlarının önüne geçecek alanlar olacaktır.

Aydınlar ve eli kalem tutanlar için dijital mecralar yalnızca birer vitrin olarak görülmemelidir. Bunlar vitrin olmasının çok ötesinde, birer mücadele mekânı, birer kültür oluşum ortamları olarak görülmeli ve buna göre muamele edilmelidir.

[1] Ong, Walter J. (2014). Sözlü ve Yazılı Kültür

[2] Altay, Derya (2005). Küresel Köyün Medyatik Mimarı Marshall McLuhan

[3] Castells, Manuel (2009). The Rise of the Network Society

[4] Chomsky, Noam (1995). Dünya Düzeni: Eskisi Yenisi.

[5] Erol, S. M., ve Ozan, E. (2014). Türk Dış Politikasında Algı Yönetimi.

[6] Saydam, Ali (2007). İletişimin Akıl ve Gönül Penceresi Algılama Yönetimi.

Hızlandırılmış Kültürel Erozyon ve İnternet TV

İlk olarak Kurlu Sesleniş dergisi Eylül 2019 sayısında yayınlanmıştır.

Oğuz Yılmaz
oguz.yilmaz@tasav.org
Twitter: @oguzyilmazvatan  –  @oguzyilmaz79

Bir süredir internet tabanlı televizyonların (Netflix, Puhu, Blu gibi platformlar) içerikleri ile ilgili eleştiriler artarak devam ediyordu. Bunlar da yersiz eleştiriler değildi. Özellikle yurtdışı kaynaklı olan platformlarda, çocuklarda ve hatta büyüklerde oldukça olumsuz etki bırakacak unsurlar da yer alıyor.

Örneğin, çizgi filmlerde kız çocukları öpüştürülüyor. Dizilerde çok yüksek oranlarda lezbiyen ve gey karakterler oynatılıyor. Üstelik bu eşcinsellik sanki bir eşcinsellik kotası varmışçasına hiç ilgisiz dizilerde, ilgisiz anlarda ve hatta birçok izleyici rahatsız eder şekilde pompalanıyor. Öyle ki bu nedenle tüm dünyada aboneliklerini iptal eden birçok seyirci şikâyetlerini internette de paylaşıyorlar. Bu dizilerdeki eşcinsellik unsurları ile yıllar geçiren bir seyircinin zaman içinde eşcinselliği normal olarak algılaması da beklenebilir. Netflix bir “eşcinsellik dayatması” aracı olmuştur.

Bu platformlar yalnız Türkiye içinde değil, birçok ülkede büyük eleştirilerle karşılaşıyor. Kitleler Netflix’in neden bu yolla ilerlediğini anlamak için kafa yoruyor. Bir kısmı ekonomik sıkıntıları olduğu için marjinal seyirciyi kendine bağlamayı hedeflediğini söylerken, bir kısmı tek dünya devleti gayesinde olan güçlerin, yozlaştırma, dinsizleştirme, entegre etme amacına yönelik bir platformu olduğunu belirtiyor.

Tek konu bu da değil. Bunun yanında, yine bu platformlarda yayınlanan dizilerde toplumlar aleyhine bir furya da var. 11 Eylül’den sonra sıklıkla gördüğümüz İslam karşıtlığını körükleyen film ve diziler bu platforma özel yapılan yapımlarda da bolca var. Bunlar arasında Araplardan Türklere doğru da örneklemeler de yavaş yavaş görülüyor.

Diğer yandan Türkiye’nin uluslararası ilişkilerde uğraştığı konulardan birisi olan Ermeni iddiaları da, bir senaristin ve belki de yapımcının isteği ile dizilerde yer bulabiliyor. Örneğin uzayda yaşam arayışının konu edildiği bir dizide uzay gemisindeki 10 gemilik mürettebattan birisi (eşcinsel olanı) yüz yıl önce Ermeni atalarının neler çektiğinden bahsedebiliyor.

Netflix ve benzeri global platformlar tek bir ülke ya da kültürü değil, birçok ülke ve kültürü hedefliyorlar. Alman çizer Max Guther’in NYTimes için çizdiği görsel aslında bu platformların nasıl “ortaya karışık” ve nasıl bir “nüfuz aracı” olduğunu çok güzel bir şekilde anlatıyor.

Neden Talep Görüyor?

İnkâr edemeyiz ki bu platformlar arz edildiklerinde talep görüyorlar. 1980-1996 arası doğan Y kuşağı (milenyum) ve 1997 sonrası doğan Z kuşağı (dijital yerliler) bu platformların en yoğun kullanıcıları. Türkiye’de de nüfusun büyük kısmını oluşturan, bugün 40 yaş altı olan bu kuşaklar, interneti öğrendi, hatta bir kısmı internete doğdu. İnternetten arkadaşlar edindi, itirazlarını dile getirdi, kendini ifade etti. Gittikçe de internet ve sosyal medya ana yaşam ortamı haline geldi. Bugün ise olağan medya yerine artık internet medyası bu kuşakların öncelikli tercihi. Nedenleri içerisinde elbette bu kuşağın özellikleri de var.

Ancak, bilinen medyadaki tekdüzeliği göz ardı edemeyiz. Ülkemizde 180 dakika süren televizyon dizilerinde birbirine dakikalarca bakışan insanlara bu kuşak nasıl dayanabilir? Sıradanlık, hikâyesi ile niteliksizlik (zengin oğlan fakir kız gibi), yapım sermayesi zayıflığı gibi Türk sineması ve televizyonuna yapılan diğer eleştirileri de göz ardı edemeyiz. Ayrıca, millet ve milliyetten uzak, fikirsizliğin etkisi altındaki bir zümre tarafından yönetilen ve yönlendirilen medya ve sinema sektörü bu kuşağı yakalayamıyor, yakalayabildiğinde de faydadan çok zarar veriyor.

Bununla beraber, öğrenmeye açık olan bu kuşaklar yalnız çevresi ile değil tüm dünya ile ilgileniyor. Tüm dünyada olan hikâyeleri, yaşamları, maceraları, düşünceleri tanımak istiyor. Bu nesle Aşk-ı Memnu ya da Arka Sokaklar yetemiyor. Bu kuşağı tekraren gösterilen 2000’lerin belgeselleri doyurmuyor.

Bu kuşaklar televizyonda tartışma programları izlemek yerine internette açılan etiketler üzerinde görüşlerini ifade etmeyi, tartışmayı, saldırmayı, savunmayı, bunları yaparken kendine bir kimlik oluşturmayı tercih ediyor. Bir salonda konferans dinlerken dahi konferansa odaklanmak yerine, onu dinlerken, düşünüyor ve internet paylaşımları yazarak konferansı ayrı bir dünyada yaşıyor.

İşte konvansiyonel medyanın yakalayamadığı bu kuşaklar internet sosyal medyası ve tv’leri tarafından yapılan arza cevap verdiler. Göz ardı edilemeyen bu gerçek sonucu ergenliği geçirmekte olan, kendini tanımakta olan, hayatını kurmakta olan, hedeflerini belirlemekte olan bu kuşaklar, küresel bir nüfuz alanında nüfuz ediliyorlar.

Nasıl?

Türk milleti asla doğrudan saldırı ile yok edilemeyecektir. Ancak, “millet” ve onun temeli olan tarih ve kültür, yani “dil”, “ahlak”, “din”, “hukuk”, “estetik”, “düşünce”; ve toplumsal yaşamı düzenleyen değerler, yani “inanç”, “değerler”, “örf ve adetler”, “yasalar”, çürümeye maruz bırakılırsa bu çözülme Türk Milleti’ne tehlike potansiyelinde olur.

Türk milletinin ilelebet yükselerek sürmesini hedefleyen Türk Milliyetçiliği bu alanlarda da çalışmayı gerektiriyor. Geleceğimiz çocukların ve gençlerin ellerinde yükselecek. Bu noktada çocuklarımızın bu platformlardan uzak tutulması, gençlerin bilinçli şekilde kullanmalarının sağlanması, bu platformda yaşlarının ötesinde içeriklere maruz kalmalarının engellenmesi, anne babalık görevi olduğu kadar her milliyetçi için bir vazifedir. Türk milliyetçilerinin, çarpan etkisi olan medya ve sinema alanında da yoğun şekilde bulunması ve Türk kültürünü gözeten anlayışı yerleştirmek için birbirine destek olması büyük önem arz etmektedir. Nihai çözüm Türk kültürünü gözetirken tüketicinin beklentisine de cevap verebilecek yeni Türk medya ve sinemasında olacaktır. Siyaset ve politika da, toplu etki sağlayacak araçları ile bu hızlandırılmış erozyonu engellemelidir. Bu yapılırken, neredeyse kendilerini internet dışında ifade edemeyen bu kuşaklar için tamamen engelleyici yaklaşımların tepki çekeceği düşünülmeli ve uygunlaştırıcı yöntemler uygulanmalıdır.